İclal Aydın ve Yazıları

Beğendiğiniz yazarların kaleminden....

Moderatör: esengül

esengül
Global Moderatör
Global Moderatör
Mesajlar: 26459
Kayıt: 13 Eki 2006, 17:49
İletişim:

İclal Aydın ve Yazıları

Mesajgönderen esengül » 21 Tem 2007, 11:46

Resim



Yeniden sevmek!



Gerçekten önemli değil. Aslında hiçbiri ve hiçbir şey yani... Kısacık bir ömrün içinde sadece gelip geçiyorlar.



***

Etrafınıza bakın, o kadar çok göreceksiniz ki o genç kadınlardan.

Bir plaj şemsiyesinin altında elinde bir bardakla denize bakarken, daracık bir ofisin içinde telefonla konuşurken, otobüs durağında beklerken, metronun camına alnını dayamışken, kendisine benzeyen arkadaşlarıyla bir ağızdan şarkı söylerken...

Birini çok sevmişlerdir.

Belki birden fazla birilerini.

Her sevginin aşağı yukarı aynı yokuşta başa dönmesinden dolayı üzgün ve kırıktırlar.

Yine de bir umut taşırlar işte. (Birden kendimi Reha Muhtar gibi hissettim, öyle kadın tariflerine girince:)

Geçen cuma akşamı güzel gözlü bir kız arkadaşım bir mesaj atmış. Diyor ki “Bir cuma akşamı, yapacak bir şey bulmayınca, balkonunda çiçeklerinin kurumuş yapraklarını ayıklarken yakalarsan kendini, gerçekten artık yalnız olduğun anlamına mı gelir?”

Ben geç gördüm mesajını.

“Balkonda, cuma akşamı yalnızsın evet” diye yazdım. “Ama bu durumunda, bu yalnızlıkta yalnız değilsin bebeğim. O kadar çok ki yalnızlar, o kadar çoğuz ki... Belki sadece bu sebeple kalabalık sayılırız.”

Cuma akşamı evde dizi seyrederken, balkonda çiçek ayıklarken evet, ampul patladığında, tek başına masada yemek yerken, yatağın bir tarafı hiç bozulmazken, ödenmesi gereken faturaların derdini tek başına taşırken, dolaptaki yemek günlerce tükenmezken ve ekmek bayatlarken, hayat koştura koştura gelip geçerken, ten solup, çizgiler çoğalırken yalnızsın evet.

Yalnızız.


***

Yalnızlık dediğin tek kişilik değil ki dostum.

Hayatında kimse yokken tükenmeyen zeytinyağlı ve bozulmayan yatak, bir bağın varken daha da koyar insana.

Çünkü o yalnızlık ıssızlığının üzerine beklemek, çünkü üzerine endişe, çünkü üzerine güvensizlik eklenir.

Evli bir kadının yalnızlığı hiçbir şeye benzemez.

Aslında...

Seçilmiş yalnızlık güzeldir.

Tadını çıkarmak gerek.

Yunanistan’dan suyun öte yanına bakmak böyleymiş demek. İnsanı tuhaf bir şekilde hüzünlendiriyor. Ama o hüznün içinde tarifi güç bir çoşku da var. Rumeli türküleri gibi... Sevinçle keder iç içe...

Yalnızlığın hayatın içindeki gücünü yakalamak gerek.

Balkonda yaprak ayıklamak bile devam eden bir yolculuğun kalp sesidir.

Ve benim güzel gözlü arkadaşım; sevmek, yeniden sevebilmek, bildiğin gibi, her zaman muhtemeldir!
En son esengül tarafından 21 Tem 2007, 11:51 tarihinde düzenlendi, toplamda 3 kere düzenlendi.
Forum Kurallarımız :kitap:

:gul: Nostaljim benim sitem :gul:


Yanına al....... Aşkınla Yak ..!!
Yok et zerrelerimi, hatta tüm benliğimi..
Gözümü al, görmesin sensiz hiçbirşeyi..
Gönlümü al, sevmesin Sensizliği ...
-Hz. Mevlana-

İclal Aydın ve Yazıları

Google Reklam
 

esengül
Global Moderatör
Global Moderatör
Mesajlar: 26459
Kayıt: 13 Eki 2006, 17:49
İletişim:

Mesajgönderen esengül » 21 Tem 2007, 11:48

Ona yeniden şarkılar söyleten...




Nasıl yakışıklı, zarif ve iyidir. Beyefendidir, genceciktir, düşüncelidir, duygusaldır.
Çok severim onu.
Kardeşim, hatta bazen çocuğum gibidir.
“Ablacımmmm” derken yüzüne yerleşen o çocuksu mahcubiyete bayılırım.
Âşık oldu bir süre önce.
Bir heyecan, pır pır ederek geldi yanıma. “Bu sefer çok farklı görünüyor, saatlerce konuşuyoruz” diye anlattı. Oysa yeni çıkmıştı onu çok inciten bir ilişkiden. Arsızlık bir zamanlar çok sevdiğin, pamuklara koyamadığın birinin en bariz özelliğiymişse ve sen bunu geç mi geç keşfetmişsen daha bir fena olur insan.
İşte o da o kadar fenaydı yani.
Kredi kartlarından başlayarak teker teker kapattı sevdiğine açtığı bütün “kredileri...”
Hain, sevgide “usulsuzlük” yapmıştı çünkü.
İşte öyle günlerin ardından bir gün çıkagelmişti; “Ben âşık oldum!” diye.



***


Dün sabah “acı çekiyorum” diye yazmış bana.
Yahu uyuyorum, ne acısı, ne aşkı, dur azıcık, uyanınca ararım diye düşündüm.
Sonra ikinci mesajı gelmiş; “niye hep acı var bu işin ucunda?” diye soruyor.
“Nae var aşk çocuğu n’oldu bakalım?” diye açtım telefonu.
Tanrım neden bunu yapıyorsun bize?
Niye içimizde daha önce yeri hazırlanmış şekillere, boşluklara aslında uymayan bir nesneyi yerleştirmeye çabalıyoruz?
Neden bu uydurma, denk getirme, ayar etme çabasını “sevmek” sanıyoruz.
Nasıl bir aşk ezberidir ki bu, bu ezber kime uyacak diye bakınıyoruz...


***


“Canım benim” dedim, “belki katılık gibi gelecek, sana bütün kalbimle ama bütün kalbimle şu an, şu duruma göre en büyük gerçek şu ki sen sevmeyi seviyorsun.
Sevmek istiyorsun. Çünkü severken büyüyorsun. Çünkü severek yaşayabileceğine inanıyorsun. Ama sevmek için seçtiğin kişinin hafızanda biriktirdiğin ve bir sürü parçadan oluşturduğun bir kolaj olduğunu anlamıyorsun.
Hepimiz aşkta kendi “derleme-lerimize” can vermeye çalışıyoruz.
Sevdiğin bir koku, güzel bir bakış, tatlı bir gülüş, ses tonu, bir el hareketi, bir göz rengi, hafızaya atılmış bütün bu parçalardan bir portre var kafamızda zaten.
O portreye benzeyen suret ise aslında hiç yaşamayan birine ait.
Kuklacı baba gibi Pinokyo’ya can vermeye uğraşıyoruz...
Sen sevgine sevdiğini uydurmaya çalışmamalısın bence...
Hepimizin sevgisine denk gelecek birileri mutlaka vardır ama yoksa da bile bir kayıp mıdır bilemiyorum...”


***


Sevgili arkadaşım bu yazıyı okuduğunda benden duymaya alışık olmadığı bir yorumla karşılaşmanın şaşkınlığını yaşayacak.
Üstelik sevdiği kişinin onun kadar yakışıklı, onun kadar efendi, onun kadar iyi kalpli olup olmadığını da bilmiyorum.
Şu anda nerede olduğunu bilmediğim sevgili okur:
Umarım sevdiğiniz sizin kadar sevebilen biridir.
Umarım elinizi bile isteye isteye ateşe sokmazsınız.
Ama yansanız bile, her defasında denemeye değer...
Forum Kurallarımız :kitap:

:gul: Nostaljim benim sitem :gul:


Yanına al....... Aşkınla Yak ..!!
Yok et zerrelerimi, hatta tüm benliğimi..
Gözümü al, görmesin sensiz hiçbirşeyi..
Gönlümü al, sevmesin Sensizliği ...
-Hz. Mevlana-

esengül
Global Moderatör
Global Moderatör
Mesajlar: 26459
Kayıt: 13 Eki 2006, 17:49
İletişim:

Mesajgönderen esengül » 30 Tem 2007, 23:46

Seni Seviyordum


Sana uzak kentlerden birinde zamanın bir yerinde seni ve senli günleri anımsattı akşam güneşi...



Onca zamanın üstünde eskimeyen bir düşüncesin şimdi



İnsan hergün anımsar mı aynı gözleri



SENİ SEVİYORDUM ve senin haberin yoktu



Saçlarını izliyordum uzaktan, kulağının arkasına düşüşü ve burnun, herkesden başkaydı işte...



Güldüğü zaman yukarıya bakardı;



Yukarı kalkan başın ve gülen gözlerin vardı...



Ne güzeldiler sen bilmiyordun...



BEN SENİ SEVİYORDUM...



Kalbime sığmıyordu aklımdan geçenler



Duvarlara, vitrin camlarına, kaldırımlara çarpıyordu



Geri dönüyordu, çoğalarak



Senin sesini duyduğum masalarda erteliyordum herşeyi, herseyi erteliyişim oluyordun



Kalp ağrısı oluyordun,



Birlikte soluduğumuz sokak isimleri oluyordun,



Mevsimler değişiyor ve büyüyorduk,



Dönemeçler geçiyor, köprüler göze alıyorduk ve bazen tekin olmayan suların üzerinden atlıyorduk



Cesurduk...



Ufuk çizgisi maviydi, gün batımı hep turuncu ve kırmızıydı bütün karanfiller...



Ben SENİ SEVİYORDUM sen bilmiyordun...



Sevinçlerim oluyordun arasıra sen hiç bilmiyordun



Sonra herhangi biri oldun, bütün sevinçlerim bittikten sonra



Yağmurlar yağdı, serin haziran akşamları



Derken bir gün uzaktan gördüm seni...



Saçların bana inat başın herseye meydan okuyarak işte yine aynı



Kalbimi acıttı her zaman ki gibi...



Değiştik sanıyordum ve sen yine bilmiyordun



Şimdi bunları anlatsa sana birileri kim bilir yada boşver bilme en iyisi...



İclal Aydın
Forum Kurallarımız :kitap:

:gul: Nostaljim benim sitem :gul:


Yanına al....... Aşkınla Yak ..!!
Yok et zerrelerimi, hatta tüm benliğimi..
Gözümü al, görmesin sensiz hiçbirşeyi..
Gönlümü al, sevmesin Sensizliği ...
-Hz. Mevlana-

esengül
Global Moderatör
Global Moderatör
Mesajlar: 26459
Kayıt: 13 Eki 2006, 17:49
İletişim:

Mesajgönderen esengül » 30 Tem 2007, 23:47

BÜTÜN MASALLARIN CADISI
Tek bir çocuk masalı bulamazsınız ki içinden kötü biri geçmesin.Günümüzün modern anneleri çocuklarını korkutmadan büyütmek istediklerinden, büyürken kendilerine öğretilen masallara yeni yorumlar kazandırmaktalar. Mesela, Kırmızı Başlıklı Kız, babaannesine yemek götürmek gibi ulvi bir amaçla ormanda yol alırken kötü kalpli kurtla karşılaşır ya... Kurt da gider babaanneyi ham diye yutar..Yatağın içinde minik elleri yorgana tutunmuş ve boncuk gözleriyle size korku içinde bakan bir çocuğa "gerçeği" ne kadar verebilirsiniz ki?Babaanneyi yiyen kötü kurt sonunda avcının haşin darbeleriyle can verecektir zaten ama bir de bu kanlı sahneyi anlatabilmek var...Bütün masalları düşünün...Pamuk Prenses ve Kül Kedisi'nin kötü kalpli üvey annelerini; Hansel ile Gretel'in, Yüz yıl Uyuyan Güzel'in, Rapunzel'in cadılarını, Ariel'in ya da (artık o da çocuk masalları içine girdi kısmen) Kuğu Gölü'nün o çok güçlü büyücülerini...Onlar olmasa masalların açmazları olmayacak ve belki bu yüzden "mutlu son" çocukları bu kadar mutlu etmeyecek.Masalların "gerçeği"..Yani;Kötüye karşı savaşmak gereği (bütün cadılara karşı masum kalpleriyle direnen altın saçlı kızları düşünün).Her şeyin mutlaka bir bedeli olması (sadece sevdiği adama kavuşabilmek için güzel sesini veren Ariel'i düşünün).Erkeğin kurtarıcılığı (her masalın sonunda atıyla koşturarak gelip kızı öpen yakışıklı prensi düşünün).Finallerin hep bir kavuşmayla sunulması (onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine...).Çocuğunuza eğer ezbere değil de "düşünerek" masal anlatırsanız, canınızın çok sıkılması muhtemel.Önünüzde iki seçenek var.Ya olduğu gibi anlatacaksınız, çocuk dünyanın iyilerle kötüler savaşı olduğunu erkenden anlayacak ama hep iyilerin kazandığı yanılgısıyla büyüyecek.Ya da ona muhteşem bir uzlaşma sunacaksınız "dünyadan haberi olmayan" mutlu bir çocuk olarak bir kaç yıl geçirecek, çünkü zaten dört yaşından sonra hayatı okulla, arkadaşlarla, televizyonla şekillenecek.Çok konuşulmuştur, bir tekrar olacak ama Kemalettin Tuğcu'nün çok acıklı kitaplarını okumaktan hamura dönmüş çocuk kalpler o melodram havasından kolay kolay çıkamamışlardır erişkin yaşlarında da. O tarihlerde şimdi isimlerini söylemekte zorlandığımız akıl, kavga, teknoloji oyunları olmadığından panzehiri alamayan ve koyu bir vicdan azabıyla zehirlenmiş çocuklar şimdi kendi evlatları kendilerine benzemesin diye çabalamaktalar.Aslında Gülten Dayıoğlu,Sulhi Dölek, Yalvaç Ural. Umur Bugay, Vivet Kanetti gibi yazarların kurtarıcı satırları ve çevirileri olmasa, şimdinin yetişkinlerinin durumu çok ağır olabilirdi..Deneyin...Bir masalı olabildiğince yumşatmayı deneyin.Bir tuhaflık olduğunu göreceksiniz.Ölüm korkusu olmasaydı 1001 gece aynı heyecanla, tutkuyla yeni bir masal anlatabilir miydi Şehrazat?Korkulardan örülü bir hayatın içinde masalların iyi kişilerine çokça cesaret yüklemek gerekiyor.Yeni çağın yeni çocukları kötü kalpli cadılardan daha kötülerle dolu gerçeklerle karşılaşacaklar çünkü.Yorganın altındaki o minicik suratları ve korku dolu gözleri hayata hazırlamak işte bu yüzden öyle zor ki..İnsan sadece güzel şeylerden söz etmek istiyor.iyi ile kötünün dönüşümü...İyi ile kötünün akıl oyunları...İyi ile kötünün vazgeçilemez beraberliği.Geçtiğimiz günlerde Okan Bayülgen programında "Kötü kalpli, çirkin Gargamel olmazsa Şirinler'in nice şirin olduğu anlaşılmaz" diyordu.
Gargamel olmazsa, Şirinler şirin olmaz ki...
Olmaz ki...

İclal Aydın
Forum Kurallarımız :kitap:

:gul: Nostaljim benim sitem :gul:


Yanına al....... Aşkınla Yak ..!!
Yok et zerrelerimi, hatta tüm benliğimi..
Gözümü al, görmesin sensiz hiçbirşeyi..
Gönlümü al, sevmesin Sensizliği ...
-Hz. Mevlana-

esengül
Global Moderatör
Global Moderatör
Mesajlar: 26459
Kayıt: 13 Eki 2006, 17:49
İletişim:

Mesajgönderen esengül » 30 Tem 2007, 23:48

YAŞAR GİBİ YAPIP HİÇ YAŞAMADIM


Herkesin imrendiği bir yaşamın içinde sanki pullu kanatlarıyla uçarmış gibiydi oysa. Geçen yaz bir akşam, havuz başında tam otuz beş yıldır evli olduğu eşiyle dans ediyordu. Yanımdaki arkadaşıma dönüp "ben böyle olmak istiyorum" demiştim. Arkadaşım gülmekle yetinmişti..Altmışlı yılların unutulmaz şarkısı "Roberta"yla dans ederken izlediğim o güzel kadının uzun ömürlü "mutluluğuna" gıpta ediyordum.Birden aslında "öyle" olmadığını fark ettim...Uzun ömürlü sanıyordum, gerçekte öyle miydi?"Sana baktığım zaman gördüklerim bir zamanlar sakladıklarıma çok benzeyen sıyrıklar aslında" dedi ansızın geçen gece. İşte ilk defa o zaman havuz başında dans eden kanatlı kadının "köklerini" fark ettim..."Yoğun bakımdan çıkmıştım. Yaşama dönmem için altı saat vermişlerdi. Oysa tam 36 saat sürdü... Kendime geldiğimde karşımdaki saate bakmıştım uzun uzun. Bütün ömrümü düşündüm. Babamı, annemi, gencecik ölen ablamı, ertelediklerimi, yüzümü, kırıldıklarımı... Yaşamalıydım. Allah'a bu hastalığı elimde kalan sevdiklerime vermediği için teşekkür ettim. Ben onlar için yaşardım çünkü."O anlatıyordu bense sanki ağlamak için karşısına oturduğum bir filmi izler gibi onu izliyordum."Ben" dedi bir ara, "Aslında... Yaşar gibi yapıp... Belki de hiç yaşamadım... Annem gibi..."Pencere önünde oturuyorduk.Hava sıcaktı. İşte tam o cümlesinde denizden içeri serin bir rüzgâr esti...Bana baktı, gözlüklerini çıkardı..."Tavanla tabanı iyi bilirim, dört kez yeniden başladım yaşamaya... Hiç sırça köşklerim olmadı, camdan kubbelerim filan... İyi oldu belki de, o kadar çok düştüm ki çabuk kalkmayı öğrendim sonunda..."Şimdi hayatının en büyük ödülünü aldığını düşünüyor.Muhteşem bir torunu ve evliliğine hayranlık duyduğu bir oğlu olduğu için gururlu.Kurtarılmış birkaç hayat var ardında, elinden tuttuğu birçok insan..."İnsan kendi çocuğundan bile çok şey öğreniyor evliliğe ve aşka dair" diyor.Bir yaz gecesi uzaktan uzaktan tanıdığımı sandığım kadın hayatını anlatırken tuhaf bir biçimde ağladım.Ağlamak için izlediğim filmlere ağlar gibi...Gecenin sonunda "İşte mükemmel bir hayat, daha ne isteyebilirim ki diyorum..Bunca çabanın üzerine Oscar veren var mı?... Yok! Farkındayım, yok...." dedi...Pencereden esen rüzgâra çevirdi başını.Sonra bana baktı... Güldü. Çok güzeldi...Birbirimizden ayrıldık. Ben eve geldim. Oturdum ve okuduğunuz bu yazıyı yazdım..Düşünüyorum da... Kaç ömür açtıysa bana kapısını, rengi ve rüzgârı farklı olsa da benzer bir gecikmişlik hikâyesi gördüm pek çoğunda...Bir karar vermek için geç olmamalı aslında. Kimi korktuğu için, kimi tembellikten kimi de farkında olmadığından veremiyor hayatıyla ilgili kararları...Oysa bir mutsuzluğu bitirebilmek için insan kendi hayatının farkında olmalı...



İCLAL AYDIN

Forum Kurallarımız :kitap:

:gul: Nostaljim benim sitem :gul:


Yanına al....... Aşkınla Yak ..!!
Yok et zerrelerimi, hatta tüm benliğimi..
Gözümü al, görmesin sensiz hiçbirşeyi..
Gönlümü al, sevmesin Sensizliği ...
-Hz. Mevlana-

€mo$
Global Moderatör
Global Moderatör
Mesajlar: 7203
Kayıt: 20 Eki 2006, 16:22
Konum: beLLi deqiL..

Mesajgönderen €mo$ » 10 Ağu 2007, 19:29

Sana Kaybetmek Düşer


Yani diyorum ki aradan geçen onca yıldan sonra bir de dönüp bakarsın ki hepsi kocaman bir boşlukmuş...

Sen saçımı süpürge ettim diye övünürken yıpranan eski süpürgenin en iyi ihtimalle kapı arkasına bırakıldığını fark edersin...

En iyi ihtimalle kapı arkasında kaldığını anladığında üstelik...

Bu yüzden mazlum olarak yaşamayı tercih etmek yanlış olmalı diyorum.

Bu yüzden kimse kimseyi kandırmasın diyorum.

Bu yüzden kimse kendisine yalan söylemesin diyorum...

Arkadaşından daha çok üzülemez kimse arkadaşının kederli yalnızlığına...

Uzantısı bir biçimde kendinde bitmiyorsa, hiçbir felaketin fazlaca önemi yoktur günümüz bencil insanının değerlerinde.

Yalan mı?

Tercih edilmeyen olmak öfkeli ve yalnız kılar insanı, bilirim!

Oysa hayatta her şey yüzde elli ihtimal üzerindedir.

Ya terk edilen kişi olursun ya da uğruna her şeyin feda edildiği...

Ya bırakılansındır ya da bırakan.

Ya kurbansındır ya da kahraman...

Ve çoğu zaman hayat her iki uç arasında sürükler insanı.

Ömrünün bir noktasında zafer sarhoşluğu yaşarken bir bakarsın ki yenilmişsin...

İşte o zaman, kazandım ya da kaybettim sanmanın bir önemi kalmıyor...

O halde?

O halde?

O halde sevgili okur...

Neden kurban olmanın güzel olduğunu sanıyor insan?

Kendine acımayı ve acındırmayı neden seviyor?


***

Yani diyorum ki:

Düştüysen eğer, düştüğün yerden neden kalkmıyorsun?

Daha ne kadar ağlayacaksın orada?

Ne kadar sızlanacaksın?

Asil, acılı, mazlum bir zavallı kurban olmayı kabul etmek hiçbir şey kazandırmayacak sana.

Senin hayatın akıp gidecek gözlerinin önünde.

Ve o hayat sen her anlatmaya kalktığında can sıkan sıradan hikâyelerden biri olarak kalacak...

Üzgünüm...

Kaybeden rolünü bu kadar benimsersen, sana daima kaybetmek düşer!


İclal Aydın
Ey Kendini Nimetten Sayan Sevgili, Sen Beni İstemedin Sanma !
ALLAH (C.C) Nasip Görmedi O Kadar...
Konu Kapanmıştır.

esengül
Global Moderatör
Global Moderatör
Mesajlar: 26459
Kayıt: 13 Eki 2006, 17:49
İletişim:

Mesajgönderen esengül » 29 Eyl 2007, 20:42

Bir eski sevgili mektubu


Müthiş bir dağınıklığın içinde yeni bir düzen kurmak için uğraşıyorum. Onlarca kitap kolisinin içinde, koltukların üzerinden atlayarak sonuçsuz gelgitler içindeyim. İstanbul’a geldiğim ilk yıldan beri yani tam on yıldır bütün taşınmalarıma adeta turne amirliği yapan sevgili Meryem bu taşınmamızdaki kamyon sefer sayısını ve mesainin iki güne uzayışını “yaşlanmışız artık” diyerek yorumladı. “Hüüühhh sen yaşlanmışsın bende tık yok bebeğim” dedim. O da “Seni kastetmedim bebeğim, evin içi eşya dolmuş, hayat birikmiş, onu diyorum” dedi. Doğru söylüyordu Mecidiyeköy’deki evden Maslak’a taşınırken bir yatak, bir masa, birkaç sandalye ve bir koltuk eşlik etmişti bize. Üç saatte evi taşımış, yerleşivermiştik. Soğuk, kasvetli, zor günlerdi...

Yatak odasının genel düzenini yaptıktan sonra evde üç kadın, üç ayrı odaya dağıldık. Ben çalışma odasının temizliğinden sorumluydum. Üzerinde arşiv yazan dört çuval ve üç büyük karton kutu elden geçecekti.

Geçti...


***

Yeşillikler içindeki, güzel manzaralı evimden taşınmak bana ne kadar zor geldiyse, adına “arşiv” dediğim geçmiş döküntümle yüzleşmek de o kadar zor oldu.

İnatçı lekeler yer etmiş, temizliği hayli zor yıllar düştü önüme. Yarım kalmış günlükler, en güzel yerinden kesilmiş anılar, değişik yıllara, farklı isimlere ait aşk mektupları, kavga mektupları, unutulmuş detaylar; bir kutuda kalmış, dağıtılamamış düğün fotoğrafları, doğal olarak bana ait olmayan askerlik belgeleri, kızımın patikleri, kaybolduğunu sandığım çocukluk fotoğraflarım, başlayıp başlayıp yarım bıraktığım yazılar, dosyalar, taslaklar... Unuttuğum bir mektup buldum. Tam dokuz yıl önce yazılmış.


***

13 Eylül 1998 Pazar

Sapanca, Taksim ve Beykoz dönüşü...

Sevgili İclal, yaklaşık dört haftadır beraberiz. Yani 28 gün. Yani 168 saat.

Ne kadar kısa bir süre değil mi? Oysa sen bu mektubu okuduğunda 9 bin 855 gündür nefes alıp veriyor olacaksın. Yani 236 bin 520 saat.

Hayatının en güzel günlerini yaşıyorsun. Umarım daha da güzel olacak gelecek. Börek yaptığın günleri ve çocukluğunu anlattığında tarifsiz etkilenmiştim. O günlerden bugüne geldiğin mesafe aslında o kadar uzun ki. Bunu herhalde sen de anlıyorsun. Çünkü sen gördüğüm en akıllı kadınlardan birisin. Üstelik altın gibi bir kalbin ve inanılmaz ellerin var ki dokunduğu her şeye bir lezzet, bir yaşam büyüsü katıyorlar.

Gazeteciler hep merak ederler ve başlarına ne gelirse meraktan gelir. Ben de senin geleceğini merak ediyorum. 36 yaşında neler olacağını mesela (ben 50’sine merdiven dayamış olacağım). Eminim zirvede olacaksın. Olmasan ne yazar? Ama eminim mutlu olacaksın. Çetin Altan’ın dediği ve benim bütün hayatımı üzerine kurduğum gibi mutlu olmak belki de her şeyin üzerindedir. Bu, zengin olmaktan da önemlidir, başarmaktan da.

Başarmadan nasıl mutlu olunur diye sorma bana. Çünkü herkes her şeyi mutlaka ve mutlaka kendi öğrenir hayata dair olan. Her ne kadar benim gibiler durmadan insanlara bir şey öğretme ukalalığından hiç vazgeçemeseler de bu ne öğretilebilir, ne de dinleyerek öğrenilebilir.

Yaşanır ve öğrenilir...

Ama senin mutluluğun efsunlu sırrını çözmüş olduğunu biliyorum.

Bir hançerin beyaz bir tene girip de; ardında kırmızı bir çizgi bırakması kadar keskin ve gerçektir bu. Multuluk bazen bir ormanda çekime çağrılmadan önce Wilson’dan without you’yu dinlemektir bazen de evde börek yapacak un bulabilmek.

Bizim gibi insanların yaşamı hep senfoniler gibi olacaktır. İnen ve çıkan bölümleriyle, kreşendolarıyla...

Yaşam bizi bir gün ayırırsa ben seni masamda duran o köpekli fotoğrafınla değil, salondaki mavi koltukta o hüzünlü Yunanca şarkıyı dinleyen bir çift muhteşem göz olarak anımsayacağım. Ama biliyorum ki her şeyin başındayız, en başında... İyi ki doğdun...


***

Şimdi 36 yaşındayım... Yıllar var ki bu mektubun sahibinden hiç haber almıyorum.

Mutluluğun efsunlu sırrını çözmüş müydüm sahiden? Söylediği kadar akıllı ve iyi yürekli bir kadın mıydım? Peki şimdi zirvede miyim sevgilinin tahmin ettiği gibi?

Her taşınma, her yola çıkış, her bahar temizliği, her bitiş bir başka başlangıç mıdır?

Ve Edip Cansever haklı mıdır? “Her başlangıçta yeni bir anlam var”mıdır?


İclal Aydın
Forum Kurallarımız :kitap:

:gul: Nostaljim benim sitem :gul:


Yanına al....... Aşkınla Yak ..!!
Yok et zerrelerimi, hatta tüm benliğimi..
Gözümü al, görmesin sensiz hiçbirşeyi..
Gönlümü al, sevmesin Sensizliği ...
-Hz. Mevlana-

esengül
Global Moderatör
Global Moderatör
Mesajlar: 26459
Kayıt: 13 Eki 2006, 17:49
İletişim:

Mesajgönderen esengül » 29 Eyl 2007, 20:50

Evlat yürekten uçan bir kuş sonunda


Nasıl da yağmur yağıyor sabaha karşı. Pencere açık, içeri doluyor yağmur ama uykumdan uyanıp kapatmıyorum pencereyi.

Yağmurun iştahlı, soğuk, sağanak yağışını dinlemek, sıçrayan damlaların çarşafa düşmesi tarifsiz bir mutluluk veriyor.

Gözlerimi yarı aralayıp, gri gökyüzüne bakıyorum.

Sabah olmuş...

Başucumdaki telefonun saati daha 5.15’i gösteriyor...

Kırk beş dakika sonra kalkacağım. Gün başlamış olacak ve saat 7.00’de kızımı okula hazırlamak için uyandıracağım...


***

Pazartesi günü yeni okulunda ilk günüydü. Bahçede kızımın yaşıtı çocukların ve velilerin arasında el ele tutuşmuş, ürkek ürkek bekliyorduk. Giderek kalabalıklaşan bahçede bacağıma sarılmış olan kızıma bakakaldım. Hiç de öyle çekingen bir çocuk değildir aslında. Sonra doğduğundan beri başımıza sıkça gelen o tuhaf durumun içinde olduğumuzu fark ettim. Bebekliğinde benim mutsuz ruh halim hızla çocuğuma da sirayet ederdi. O sakin ve az ağlayan bebek ben ne zaman bir gerginlik yaşasam, anlamış gibi benden daha çok gerilir, uyumaz, süt emmez ve hiç susmadan ağlardı. Aramızdaki ilişki bir sinir harbine dönüşür, ben sakinleşirsem o da o zaman sakinleşirdi.

Okul bahçesinde eski bir arkadaşım Bige ve oğlu Efe’yi görene kadar aynı tedirginlikle bekledik. Bige’nin mizah dolu yorumları ve üç afacan çocuk annesi olmanın getirdiği mecburi rahatlığı, tecrübesi bizi de rahatlattı.

Sonra sınıflara girdik ve çocuklarımızın minik oyun sandalyelerine sığıştık.

Birbirlerini ilk kez görüyor olmalarına rağmen oynamaya başlamışlardı bile.

Yanımdaki anne “Nasıl da hemen kaynaştılar” dedi gözlerinin içi gülerek.

“Öğretmediğimiz sürece savaşmazlar” dedim ona hak vererek...


***

Ben yatakta bunları düşünürken yağmur dindi.

Kızımın odasının kapısını açtığımda yatakta uyuyan bir melek gördüm. O kadar erken bir saatti ki nasıl kıyıp da uyandıracağım diye sıkıldı canım. Başucuna geçip saçlarını okşayarak uyandırmaya çalıştım. Ellerimi yanaklarının altına sıkıştırıp uyumaya devam etti.

Büyüyecek...

Umarım kopmayız. Umarım hep düşkün olur bana. Umarım bütün bunlara rağmen özgür bir kadın olur. Umarım bağımlı olmaz kimseye. Hiç kimseye ama...

Ne bana ne bir erkeğe ne bir hayat biçimine ne de bir şehre...

Ne kadar özgür olabilecek peki?

Ne kadar bırakabileceğim onu?

Ne kadar uzağa uçurabileceğim?

Anne olmak çocuğa bir kanat takmak mı, kanadına ip bağlamak mı?


***

Banyoda dişlerini fırçalarken “Anne, ben büyümek istemiyorum” dedi. Diz çöktüm “o ne demek?” diye sordum şaşkınlıkla. Gözlerini gözlerime dikip “ama ben büyürsem sen yaşlanacaksın o zaman” dedi.

Birbirimize sarıldık.

“Hayır yaşlanmayacağım” dedim... Birlikte dünyayı dolaşacağız seninle. Sen bazen tek başına gideceksin. Sonra bana gördüklerini anlatacaksın. Kendi evin olacak. Her şeyini kendin alacaksın.

Saçlarını toplarken “Sen bana senin elbiselerini ve bi de o topuklu ayakkabıların var ya onları ver, parlak olanları. Ben sana yenilerini alayım” dedi.

“Anlaştık” dedim.

Servis arabası bahçeye girdiğinde içtiği sütün dudaklarında bıraktığı izle öptü beni “şap” diye. Çantası sırtında bindi gitti servise...


***

Yukarı çıkıp mesajlarımı kontrol ederken tekrar yağmur başladı. Sevgili Fü’nün internetteki bloguna girdiğimde gördüm başlığı. Sting denen masalsı müzik adamının efsanevi şarkısı düştü dilime. “If you love somebody, set them free” (eğer birini severseniz, onu özgür bırakın) Mesaj attım Fü’ye. Aşağıdaki satırlarla yanıt verdi...

“If you love someone / set it free,

If it comes back to you / it’s yours...

If it doesn’t... / it never was”

“Eğer birini seversen, onu özgür bırak,

Sana geri gelirse senindir!

G elmezse hiç senin olmamıştır (zaten).”


İclal Aydın
Forum Kurallarımız :kitap:

:gul: Nostaljim benim sitem :gul:


Yanına al....... Aşkınla Yak ..!!
Yok et zerrelerimi, hatta tüm benliğimi..
Gözümü al, görmesin sensiz hiçbirşeyi..
Gönlümü al, sevmesin Sensizliği ...
-Hz. Mevlana-

esengül
Global Moderatör
Global Moderatör
Mesajlar: 26459
Kayıt: 13 Eki 2006, 17:49
İletişim:

Re: İclal Aydın ve Yazıları

Mesajgönderen esengül » 17 Oca 2008, 18:32

YARALARIMDAN SEV BENİ

Kadın ayakkabısını çıkardı. Sızlayan ayaklarını ovuşturarak koltuğa oturdu.
Bu ayakkabıları neden giymediğimi unutmuşum ama giydikten iki saat sonra hatırladım" dedi gülerek. Ayak bileğinin arkası su toplamıştı ve gün boyunca çıkaramadığı ayakkabılar su toplamış bölgeyi iyice örselemiş, açık bir yara haline getirmişti.

Kadın saçlarını kulağının arkasına attı. Akşam olmuştu. Pencerenin önüne dizilmiş çiçeklerin arasında birkaç mum yanıyordu. Dışarıda esen sert rüzgârın sesi odanın içindeki anlık sessizliğin üzerine düştü.

Koltuğun önündeki eski ahşap sehpada pempe gül desenli eski bir fincanın içindeki kahvenin dumanı tütüyordu.

Adam kadının ayaklarını ellerinin arasına aldı.

Mumun alevi titredi.
Ayak bileğindeki o küçük açık yaraya baktı adam. Sonra öpmeye başladı. Bir kedinin yavrusunun yarasını iyi etme çabası gibi bir şevkatle ve dakikalarca öptü adam o yarayı...

***

"Nasılsın?" diye soruyordu genç kadın attığı mesajda.

"Korkuyorum diye geldi yanıt. Bir an bu içten itiraf karşısında ne yazacağını bilemedi genç kadın. Kimseye, hiç kimseye ufacık bir zaafını göstermeyen adam ilk defa böyle bir kapı açıyordu çünkü. "Korkuyorum" diyordu. "Bana yardım et. Tut elimden, ya düşersem" diyordu. "Korkma" diye yazdı genç kadın. "Her şeyin bir telafisi var. Düşsen bile kalkarsın. Eğer istersen yanında ben varım. Belki istemesen de ben varım. Elini uzat yeter. Korkunun açık kalan kapısını kapama bana.. Bırak seni korktuğun yerden tutayım"


***

Cenazenin yavaş yavaş dağılan kalabalığına bakıyordu kadın. Kalabalıktan hiç kimse bilmiyordu yolcu edilen kişi onun için ne ifade ediyordu... Yağmur başlamak üzereydi. Cami iyice boşalmıştı. Oturduğu bankta boş gözlerle etrafı seyretti bir süre. Sonbahar bitiyordu. İçindeki zehiri daha da çoğaltacak olan koca bir kış vardı önünde. Ellerine baktı başını eğip sonra ayakkabılarına. Beraber almışlardı gecen kış. "Hayat böyle işte" diye düşündü. Kimin aklına gelirdi o ayakkabılarla bu cenazeye gelinecek. Yanına biri oturdu kadının. Yorgunlukla başını çevirip kim olduğuna baktı bir an. Aynı mutsuzlukla bakan bir çift gözle karşılaştı. "Bana söylemişti" dedi yanına oturan genç kız. "Sizi çok sevdiğini bana yıllar önce söylemişti. Sadece isminizi bilmiyordum. Babamın sevmekten bıkmadığı kadın bana emanet bıraktığı bir dost sayılır... değil mi?"

Şu anda yanında oturan ve büyümesini uzaktan, gizlice, hep üçüncü kişi olarak seyrettiği genç kızın bu sözleri kadının içindeki zehir şişesini devirdi sanki. Sanki yakarak ağzından, burnundan, gözlerinden dışarı boşaldı o zehir... Sadece elini tutabildi genç kızın... "Nasıl tanıdın beni?" diyebildi sadece...


***

Boğazım ağrıyordu. Burnum tıkalıydı ve yükselen ateşim bütün vücuduma bir titreme yayıyordu. Baş ucumdaki lambayı yaktım. Boğazımdaki gıcık yüzünden öksürmek istiyor ama yanımda yatan kızımı uyandırmaktan çekmiyordum. Sanki yatağa biri çizmiş gibi elleri yanaklarında, fındık burnu ve kiraz dudaklarıyla tatlı tatlı uyuyordu. Ona bakarken baktığımı hissetmiş gibi açü gözlerini. "Ne oldu anne?" diye sordu. "Hasta oldum ben" dedim. "Gene mi" dedi gözlerini kırpıştırarak... "Gene" dedim gülmemi tutamayarak..

"Göster ağrıyan yerini öpeyim anne, öpeyim geçsin canım" dedi...
Minik elleriyle görünmez yaralarımı okşarken gözlerim acıdı.


***

Kim birini yaralarından sevmeye başlasa böyle olmaz mı zaten...
Acımaz mı sevilenin gözleri...
Acıyan gözler güçlenen yüreğin yüzdeki yansımasıdır aslında.
Çeliğe su vermek gibi...
Birini yarasından sevmek yüreği suya kavuşturmaktır...
Yürek çeliğe işte böyle dönüşür...

İclal Aydın...
Forum Kurallarımız :kitap:

:gul: Nostaljim benim sitem :gul:


Yanına al....... Aşkınla Yak ..!!
Yok et zerrelerimi, hatta tüm benliğimi..
Gözümü al, görmesin sensiz hiçbirşeyi..
Gönlümü al, sevmesin Sensizliği ...
-Hz. Mevlana-

esengül
Global Moderatör
Global Moderatör
Mesajlar: 26459
Kayıt: 13 Eki 2006, 17:49
İletişim:

Re: İclal Aydın ve Yazıları

Mesajgönderen esengül » 17 Oca 2008, 18:34

BİR BAŞAK'IN MAYIS SENDROMU

Yılbaşı gecesi mutfakta portakallı, ballı tavuğu servis tabağına koyarken ardı ardına mesajlar düşmeye başladı telefonuma.

Telefonum da anormal benim.

Mesela iki gündür açılmamaya karar verdi. Bazen de telefon çalıyor, yanıtlamak istiyorum ama bir türlü açamıyorum aleti. Çalıp duruyor telefon. Yanıtsız çağrılar birikip duruyor. Bazen de işte böyle mesajları biriktirip hepsinden aynı anda haberdar ediyor.

Bir telefon doktoruna götür diyeceksiniz ama bugünlerde bir de telefonumu tamir ettirmek istemiyorum.

Çünkü çok uzun zamandır evimi tamir ettiremiyorum. Telefonumu nasıl tamir ettireyim?

Ne diyordum? Hah, yılbaşı gecesi gelen mesajlar... Konuyu yılbaşı mesajından tamire bağlayacağım şimdi.


***

Sevgili arkadaşım Ayşenur Yazıcı, gözümün bebeği dergim Gülümse'de astroloji yazıları yazmakta. Her ikimizin de burcu Başak olduğu için çok yakın gider hayat serüvenimiz. Aramızda hepitopu iki günlük bir fark var.

Neyse, yılbaşı gecesi Tuğçe Baran'ın da aralarında olduğu bir grup arkadaşım yemek masasında beni beklerken ben servis tabağını bir kenara bırakıp bir anda şakır şukur yığılan mesajlara bakayım dedim.

Ayşenur "müsait olunca beni ara, haritanla ilgili bir şey söylemeliyim" yazmıştı. Hadiiii!

Hemen banyoya kapanıp Ayşenur'u aradım, zira yorumlarında tutturmuşluğu çoktur. Aklımız şaşar yazdığı yorumlara.

"Alo, arkadaşım ne oluyor?" dedim telaşla.

"Hazırlıklı ol" dedi bana Ayşenur.

"Mayıs ayını sadece sen değil bütün Türkiye ağır geçirecek. Ama sende gördüklerim ciddi, şöyle, şöyle, şöyle" dedi.

Aldı mı beni bir "mayıs sıkıntısı!"


***

Her beş yılda böyle bir topluca ziyaret eder sorunlar beni. Biri de tek başına gelmez hani... Geldi mi ikişer üçer, hatta beşer beşer dizilirler...

Bugünlerde ne uyku uyuyabiliyorum ne de doğru dürüst yemek yiyebiliyorum.

Çoklukla imza günlerinde, söyleşilerde "öyle kötüydüm ki, televizyonda sizi izlerdim ve sorunların biteceğine inanırdım" ya da "her şeyin beni bulduğuna inanmış ve hayata küsmüştüm. Bir gün bir yazınızı okudum ve bana öyle iyi geldiniz ki" gibi, yaptığım işe beni çok mutlu eden anlamlar yükleyen okurlar olur.

Bugünlerde "hani okusam da bana iyi gelse bir yazar"a, "seyretsem de bana güzel şeyler anımsatsa bir televizyoncu"ya öyle ihtiyaç duyuyorum ki...


***

Evinizi tadilata almadan önce mutlaka bir psikiyatra başvurun. Çünkü kişisel sorunların büyük çoğunluğu böyle dönemlerde ortaya çıkarmış.

Eviniz yıkılıyor, siz içinde kalamıyorsunuz, ustaların en zorunu buluyorsunuz, günler geçiyor, iş bitmiyor ve o sırada dışarıdaki hayatta sorunlar yuvarlana yuvarlana bir çığa dönüşüyor...

Arkadaşlarımın bir kısmı beni uyarmıştı.

"Sen ilk kez tadilata giriyorsun, sana iki hafta dedilerse sen bunu en az altı hafta olarak düşün. Üç lira dedilerse en az sekiz lira say, genellikle her isteğine hayır derler ama sen dinleme. Bu arada hayatına ve sağlığına dikkat et" diyerek beni hazırlamaya çalıştılar ama olmadı...


***

Her köşe yazarının bir tadilat geyiği oluyormuş demek ki... Haftalardır kendimi tutuyordum ama az önce ustabaşı ile aramızdaki yüksek soprano diyalogumu duyan Vatan yedinci kat sakinlerinden tek tek özür dilemeye yüzüm tutmuyor. Ve öyle çaresizim, öyle mutsuzum ki...

Sanıyorum ustabaşı ile başlayan bu isyanım dalgalanarak devam edecek...

Tüyleri ürperten üçüncü sayfa cinayet haberleri böyle mi çıkıyor acaba?



İclal Aydın
Forum Kurallarımız :kitap:

:gul: Nostaljim benim sitem :gul:


Yanına al....... Aşkınla Yak ..!!
Yok et zerrelerimi, hatta tüm benliğimi..
Gözümü al, görmesin sensiz hiçbirşeyi..
Gönlümü al, sevmesin Sensizliği ...
-Hz. Mevlana-

esengül
Global Moderatör
Global Moderatör
Mesajlar: 26459
Kayıt: 13 Eki 2006, 17:49
İletişim:

Re: İclal Aydın ve Yazıları

Mesajgönderen esengül » 03 Mar 2008, 17:49

KÖPEKLER HAVLIYOR

Arkadaşımın evine hırsız girmiş. Bütün ev halkı evdeyken; hatta içlerinden biri uyanık, biri ders çalışıyorken; evde vara yoğa havlayan köpek de varken hırsız bir güzel girmiş, telefon, cüzdan araba anahtarı ne varsa alıp gitmiş...

Arkadaşım öyle sinirliydi ki tabağına mama konduğunda bile "birisi belki ortak olur da yemeğimi yer" diye havlayan köpeğine ısıracakmış gibi bakıyordu.

Köpek manasız havlamanın bir işe yaramayacağını anlamış, sehpanın altından dışarı çıkmıyordu.

Böyle durumlarda söylenecek şey öyle az ki... Hay Allah, geçmiş olsun, vah vah, "polise haber verdiniz mi" (dünyanın en çıldırtıcı sorusudur o anda) "sigorta yaptırsaydınız keşke" (dünyanın en boğmaca öğürüdür o anda) "geçende bizim de bir ahbap yaşadı vallahi aynısını" (dünyanın en tahammül edilemez monologudur o anda)...

Bu gergin tekrarlar olmasın değişik bir cümle olsun diye, "Demek havlamadı köpek" dedim.

Meğer düğmeye basmışım: "Evet, zehirlemeyi düşünüyorum bu hayvanı" dedi arkadaşım gözlerini kısarak.

Sehpanın altındaki, söyleneni anlamış olmalı ki
"lyykııykkı" deyip mutfağa kaçtı.

***

Bazı köpekler böyledir. Nedensiz olarak gelene geçene havlar, hadi lazım oldun, bak hırsız girdi, işte tecavüzcü, aha saldırıyorlar dediğinizde tuhaf bir şekilde uykuya geçer.

Hani köpektin, bağırınıp duruyordun, bari bir işe yara! Yok...

Ben en çok küçük köpeklere şaşarım.

Boylarına poslarına bakmadan tiz perdeden durmaksızın havlarlar. Sonra da iri bir köpeğin hışmına uğrar, dayağı yer otururlar.

Arkadaşımın köpeği sevimli bir köpek aslında.

Eve giren hırsızı etkisizleştiremese bile ev halkını uyarabilecek kadar zeki ve yüksek sesli üstelik.

Ama nedense o gece uyumuş işte.

***

Birkaç saattir bilgisayar başındayım. Yazmam gereken yazıları toparlamaya uğraşıyorum.

Gecenin geç bir saati olmasına rağmen bahçede birkaç köpek çılgınlar gibi havlıyor.

Pencereden baktım bir ara, ne oluyor diye.

Hiçbir şey olduğu yok.

Sitenin bekçileri dolanıyor, tuvalete çıkmış köpekler de büyük ihtimalle bekçilere laf atıyor.

Buyur buradan yak.

"Bekçiye" değil köpeğim canım, "hırsıza" havlayacaksın.

***

Evdeki bir dolu şeyi hırsıza kaptıran arkadaşım sehpanın altından fırlayıp içeri kaçan köpeğinin ardından gitti.

Az sonra köpek kucağında, okşayarak içeri girdi.

Hem okşuyor hem de konuşuyordu:

- Bak benim canım, bebeğim. Tabağındaki yemek senin önüne konduysa belli ki senindir. O senin tabağın. Kimse senin kemiğine tenezzül etmez. Senden ricam, böyle saçma sapan bir şekilde ev halkına havlamayı kes. Komşu köpeklerle anlamsız dalaşmalarından da nefret ediyorum. Senden evimizi korumanı bekliyorduk ama sen ne yaptın? Sana ihtiyaç duyduğumuzda uyudun. Senin görevin bizi korumak ve uyarmak. Bunu unutma!..

Arkadaşımın, söylevini gözünü kırpmadan dinleyen sevimli köpeği kucaktan kurtulur kurtulmaz tekrar sehpanın altına girdi.

"Bu şimdi bir şey anladı mı ki?" diye sordum.

"O anlamıştır, sen merak etme" dedi arkadaşım.

"İyi" dedim ben de.
Anladıysa...


İclal Aydın...
Forum Kurallarımız :kitap:

:gul: Nostaljim benim sitem :gul:


Yanına al....... Aşkınla Yak ..!!
Yok et zerrelerimi, hatta tüm benliğimi..
Gözümü al, görmesin sensiz hiçbirşeyi..
Gönlümü al, sevmesin Sensizliği ...
-Hz. Mevlana-

esengül
Global Moderatör
Global Moderatör
Mesajlar: 26459
Kayıt: 13 Eki 2006, 17:49
İletişim:

Re: İclal Aydın ve Yazıları

Mesajgönderen esengül » 03 Mar 2008, 17:51

ÇİÇEKLER VE BÖCEKLER

Fötr şapkalı ve yelekli adam, elinde bir kucak dolusu kırmızı gülle, sigara dumanına boğulmuş bara girdi.

Müdavimler kadehlerini masalarına bırakıp kahkaha ve alkışlarla karşıladılar onu. Güllerden birini dişlerinin arasına sıkıştırarak kendisine doğru seyirtişini hoşnutsuz bakışlarıyla izleyen bir başka yelekli adama yöneldi. Kucağına oturdu onun ve dudaklarına eğildi...

Bu çıldırtıcı saldırıyla öfkeden deliye döndü Picasso!

Kucağındaki Modigliani yi kaldırıp masaya fırlattı.

Bardakilerin şehvetli çığlıkları arasında başlayan kavga, sarhoş sarhoş gülümseyen Modigliani'nin, Picasso'nun yumruklarına kayıtsız kalmasıyla yarıda kesildi.

"Benden niye bu kadar nefret ediyorsun?" diye sordu Picasso Modigliani'ye..

Senden nefret etmiyorum. Kendimden nefret ediyorum ben" dedi. Dışarıda, uzun boyunlu genç bir kadın bekliyordu onu...

Gece soğuk ve karanlıktı.

İçerisi sıcak, dumanlı ve kalabalıktı. Kalabalık, kanlı bir yarış istiyordu...

***
Soylu bir düşmanlık hikâyesidir bu aslında. Günümüzde hiç rastlanmayan türden hem de..

Mozart ile Salieri arasındaki gibi mesela; nefretle beslenen bir varolma biçimi!

Yaşamları denk değilmiş gibi görünür uzaktan bakıldığında. Picasso da Salieri de daha iyi yaşamıştır rakiplerine (düşmanlarına) nazaran.

Eserleri, hayranları, mevkileri, siyasi güçleri hep birkaç adım önde resmetmiştir onları yaşadıkları dönemin tarihine.

Mozart da Modigliani de yokluk, yoksulluk içinde öldü...

Picasso da Salieri de zenginlik içinde uzun ömür sürdü...

Düşmanlarının ölümsüzlüğünü görebilecek kadar uzun hem de...


***

Siyasetin ve edebiyatın soylu isimleri hayattan çekildi birer birer..

Bu yüzden siyasette, sanatta ve hayatta, "yukarıda" olduğunu iddia etse de kimileri, çıta çok daha aşağılarda artık.

Picasso ve Salieri rakiplerini yaşatmak için çok uğraşmış iki büyük sanatçıdır. Her ikisi de rakibini garip bir biçimde uyuşturucudan, borç batağından ve bunalımdan çekip çıkartmaya çalışmıştır.

Belki o muhteşem yetenek ve cevhere karşı korkunç bir kıskançlık içinde verdikleri mücadeleyi kaybetmemek için...

Tıpkı Ankara Savaşı'nda Timurlenk'in Beyazıt'ı esir aldıktan sonra gösterdiği olağanüstü özen ve saygı gibi... Böyle bir düşmanın karşısında olmanın gururuydu belki de gerçek zafer duygusunu yaşatan...

Ya da şu kadar basit bir cümleyi paylaşabilmekti gökkubbe altında:

"Ey Beyazıt! Kala kala senin gibi körle benim gibi bir topala mı kaldı şimdi şu koca dünya?"

Yani anlayabilmekti diğerini...

***

Yeni yılın ilk günü bugün...

"Çiçekler ve böcekler"le dolu dünyamızda, şair Özkan Mert'in tanımıyla "çay ve elma kokan tek planefte, dostlar ve ne yazık ki düşmanlarla dolu yeni bir yıla daha başladık...

Sanatta, siyasette ve hayatta o alçaktaki çıtanın önünde duranlar "haydi atla üzerimden" diyorlar aslında.

Farkındasınız değil mi, yok artık o soylu düşmanlar...

Küçük hesapların peşinde, eskiz olarak kalmış suretlere bakacaksınız bu yıl da her öfkelendiğinizde..

Ben kendime diyorum ki: "Nefes al ve yeni yılda dostlarına mutlu bir ömür dile..."

Peki ya diğerlerine?

Gerçekten, ne dileyebilir ki insan dost olmayan birine?

Belki uzun bir ömür... Düşmanının ölümsüzlüğünü görebilecek kadar uzun bir ömür hem de...




İclal Aydın
Forum Kurallarımız :kitap:

:gul: Nostaljim benim sitem :gul:


Yanına al....... Aşkınla Yak ..!!
Yok et zerrelerimi, hatta tüm benliğimi..
Gözümü al, görmesin sensiz hiçbirşeyi..
Gönlümü al, sevmesin Sensizliği ...
-Hz. Mevlana-

ussa
Bizden Biri
Mesajlar: 299
Kayıt: 01 Oca 2007, 00:53

Re: İclal Aydın ve Yazıları

Mesajgönderen ussa » 03 Mar 2008, 18:10

Masallar

Daha uyanmamalıydık masallardan.Ne zaman bitti o eşsiz ormanlar, yollar? ne zaman ayrıldı yolları şehzade ile ipek kızın? ve ne zaman vazgeçti yakışıklı prens yüzyıl uyuyan güzeli uyandırmaktan? Ne zaman yoruldu aladdin lambasını ovmaktan? iyilik perileri, sevimli cinler şimdi neredeler? Daha uyanmamalıydık...Masallar hep o renkte ve aynı inandırıcılıkta kalmalıydı kalbimizde.Bir şey oldu, bir yerlerde.Büyüdük mü küstük mü birşeylere ne; inanmaz olduk masallara.Dinlemez olduk ve anlatmadık bir daha.Belki anlatılacak masalımız kalmadı, çabuk yordu hayat bizi.Oysa ne güzeldi küllerinden yeniden doğan Anka kuşu, Kaf dağının ardındaki o gizemli ülke, lal bir oba uşağı ile güzeller güzeli bey kızının başkaldıran sevdası.Nasıl özlüyoruz geçmişi...Neden özler ki insan? Hele birde mutsuz bir çocuksanız...Çocuktuk çünkü.İnanıyorduk.Köprüler geçmemiş, aldatmamış, aldatılmamış, bedeller ödememiş, ayrılık ve hasret mektupları okumamıştık.Ve dizlerimizi kanatmamıştı henüz hayat.İnanıyorduk, duruyduk, saftık, çocuktuk.Şimdi anlatacak bir masalımız bile yok, bir köşesine sığınacak...

İclal Aydın

esengül
Global Moderatör
Global Moderatör
Mesajlar: 26459
Kayıt: 13 Eki 2006, 17:49
İletişim:

Re: İclal Aydın ve Yazıları

Mesajgönderen esengül » 16 May 2008, 22:18

Erkekler De İncinir Mi...?


Endişe, korku, güvensizlik yaşıyor mu?
"Ya giderse?" diye titriyor mu içleri?
Yollara dalıyor mu gözleri?
İç çekerken...
Çok ağlamış bir çocuk gibi titriyor mu göğüsleri?
Aldırıyorlar mı karşılarındakinin suskunluğuna?
Affediyorlar mı?
Susuyorlar mı?
Bekliyorlar mı?
Yalnızlığa inat,
İnen akşam sonrası elektrik düğmesine uzanan elleri tanır mı sabretmenin kederini?
Konuşamamak canlarını sıkar mı onların da?
Sormak isterken soramamak,
Koşmak isterken koşamamak boğar mı onları da?
Dün sabah birden bunlar geldi aklıma.

Sevdiğim birkaç adam vardır. Akıllarını severim. Kalplerini severim. Dünyaya baktıkları kapıları severim. Kalem tutan ellerini severim. Güzel gülen gözlerini severim. Geçtim karşılarına, her birine sordum bu soruları...

Biri dedi ki "Ne diyorsun sen, erkek incinmez mi?" Öbürü "Ahhh!" dedi, "Ah acır elbette kalbi erkeğin". Diğeri ise "Olur mu hiç? İnsan değildir kalbi incinmeyen."

O zaman neden anlaşamıyoruz peki?

Nedir yani bu kadar benzer kederler yaşarken paylaşamadığımız?

Biri "Bilsem..." diye sustu.

Öbürü "Erkekler de yaşıyor ama kadınlar sürdürüyor" dedi.

Diğeri "Birbirimizi tanımıyoruz. Sır haline geliyoruz, getiriyoruz kendimizi. Hem bu ülkede kadın erkek birbirini tanıyalı 150 yıl oldu. İnsanlık tarihini düşünürsek çok kısa bir zaman bu. Biliyor musun kendimi inciterek sorunları halletmeye çalışıyorum galiba"

Yani...

Aslında...

Benim çok sevdiğim bu üç adam da aynı içtenlikle "ah" etse de neden birbirimizden ayrı düştüğümüze üç ayrı yanıt verdiler.

"Neredesin? Kiminlesin? Ne yapıyorsun?" Sormasalar şu soruları kadınlar...

"Erkekler de merak eder evet. Ama bir yaşama biçimi haline getirmezler bunu. Yani kadınlar o kadar çok soruyor ki aynı soruları, bir bağımlılık haline geliyor bu onlarda. Sonunda erkek nerede olduğunu söylemekten bıkıyor ve durmadan sevildiğini duymak isteyen kadının içtenliğinden şüpheye düşüyor. Kendini saklıyor belki de... Velhasıl akıl sır ermiyor bu işlere. Yorulmuşum ben artık." Böyle dedi içlerinden biri...

Sonra yazımı yazmadan en uzaktakini aradım. "Sen" dedim "Tanıdığım incinme eşiği en yüksek erkeklerden biri gibi durursun... Anlat bana, neden uzaktayız bu kadar?"

Anlattı...

"Kavaklar" şarkısını dinlerken ağlayan bir erkek gördüğümde anladım bir erkekle aynı ateşte yanıyordu kadın kalplerimiz.

Biz ateşin gücünü ölçerken unuttuk ateşin devamı için uğraşmayı...

"Beni ne kadar seviyor? Taş kalbi hiç mi acımıyor? Kim daha çok özlüyor?..."

Suskunluktan belki de incinmektendi...

Bu yazının sonuna gelmiştim ki Can Dündar'ı okudum. Her hafta yazdığı dergide.

"Suskun" yazısının başlığı...

Bugün yazımın sonu başka bir sayfada bitiyor. Can Dündar'ın Ada'sında...
İclal Aydın
Forum Kurallarımız :kitap:

:gul: Nostaljim benim sitem :gul:


Yanına al....... Aşkınla Yak ..!!
Yok et zerrelerimi, hatta tüm benliğimi..
Gözümü al, görmesin sensiz hiçbirşeyi..
Gönlümü al, sevmesin Sensizliği ...
-Hz. Mevlana-

esengül
Global Moderatör
Global Moderatör
Mesajlar: 26459
Kayıt: 13 Eki 2006, 17:49
İletişim:

Re: İclal Aydın ve Yazıları

Mesajgönderen esengül » 22 May 2008, 07:03

Aşk Sevdiğim Şehirler Gibidir

Umarım uzun bir yoldur bu.Ve umanm bugüne dek karşımıza çıkanlardan ibaret değildir yaşam ve yaşamı yaşam kıldığına inandığımız aşk..Bana aşkı anlat derler..Kendimizce bir şeyler toparlarız her defasında.Ama çoğu el yordamı, göz karandır. Ölçüsü yoktur aşkın ya da aşkla dolu dolu yaşamanın. Herkesin kendine göre bir tarifi var sonuçta. Kimisi bol acılısını sevmekte kimisi ise kremalı bir tatlı olarak almayı tercih etmekte.Yaş değiştikçe tercihler de değişiyor ve evet, gerçekten her tercih bir vazgeçiş oluyor...Ben galiba bu işi pek kıvıramadım...Hoş, kıvırdım, büklüm büklüm ettim diyene de pek rastlamadım ama.. Galiba "aşk için söylenen her söze kandım" evet.Her şarkıda değilse de bazılarında el kaldırdım...Kimi şairlerin ve yazarların kimi satırlarından sonraysa yazmamak gerek diye düşündüm.Sizce de her aşkın ortak tek bir noktası yok mu?Her aşk tek kişilik değil mi aslında...Bir aşkta iki kişiye yer yok...Radyoda şarkı tutar mısınız kendinize?Ben şarkıları tutar ve hep tuttuğum kişiye kendi dilimden bir ileti sayardım.Yanlış olduğunu söylediler geçenlerde. Tersi olmalıymış meğer, şarkılardan bir mesaj çıkanlmalıymış... İki kişinin birbirine baka baka sağır dilsiz kalmasına bir çare yok galiba.Şarkılardan fal tutuyor insan sonunda... Bana her defasında içinde İstanbul geçen bir şarkı çıkıyor... O zaman düşünüyorum da... Aşk her şehirde farklı duruyor. Bazı şehirlere aşk pek uygun düşüyor.Bu sabah saçlarımı boyadım.Boya kutularının üzerinde renklerin ismini okurken biri ilgimi çekmişti, viyole, bakır kızılı, patlıcan gibi isimlerin arasında koyu bir kızılı tanımlamak için İstanbul demişlerdi.Aldım ben de... İstanbul yaklaşık dokuz yıldır eşlik ediyor her inişime çıkışıma...Herkes gidiyor, şehir kalıyor... Şehirden sevgililer geçiyor. Şehirden sevip kaçanlar, şehirden sevmekten korkanlar geçiyor...Şehir aşk eşkıyaları tanıyor; tüccarlar, üçkağıtçılar, aldananlar, aldatanlar, cesurlar ve suskunlar görüyor... Sonunda,Beyaz bir gecede hayal kırıklıklarıyla dolu eteğini toplamış çıplak ayak dans eden bir kadına dönüşüyor aşk...Ve kaç yaşına gelirse gelsin, kimin bedenine uğradıysa, derin kesikler bırakıp arka kapıdan sessizce çıkıp gidiyor...

İCLAL AYDIN
Forum Kurallarımız :kitap:

:gul: Nostaljim benim sitem :gul:


Yanına al....... Aşkınla Yak ..!!
Yok et zerrelerimi, hatta tüm benliğimi..
Gözümü al, görmesin sensiz hiçbirşeyi..
Gönlümü al, sevmesin Sensizliği ...
-Hz. Mevlana-


“Düz Yazılar” sayfasına dön

Kimler çevrimiçi

Bu forumu görüntüleyen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 3 misafir

cron